Kitap merakı çocukluğumda başladı. Bunda babam Sadettin Babacan'ın büyük etkisi vardır. Babam tam bir kitap aşığı idi. Ben de kendimi hatırladığımdan beri kitaplarıma çok iyi baktığımı, biriktirdiğimi, mümkün olduğunca kimseye ödünç kitap vermediğimi ve tabii devamlı okuduğumu bilirim. Ne yazık ki insan sahip olduğu tüm kitapları elinde tutamıyor ama evlendiğimden bu yana tüm taşınmalarımızda kitaplarım(ız) da bizle beraber yer değiştirdi. Taşımacıların koli sayısını gördükleri zaman, "abi sen bu kadar kitabı naapıyosun" veya "sen bunların hepsini okudun mu" diye sorduklarını çok duymuşumdur.

Kitaba merak duymanın Fransızcada iki karşılığı var: Bibliyofil ve Bibliyoman... Eskiden kitapsever insanlara “muhibban-ı kütüb”, hastalık derecesinde kitapkolik insanlara ise “mecânin-i kütüb” denilirmiş.

İlki "Kitapsever" ikincisi ise tabiri caizse "kitap manyağı" anlamına gelen bu iki sözcük her ne kadar kitap ve okumakla iniltili olsa da aralarında belirgin bir fark söz konusu.

BİBLİYOFİL kitapsever anlamına gelir. Bibliyofil kendi zevkine ve kültürüne veya belirli bir hedefe göre kitap seçer, kıskanç değildir. Kitaplarını başka kitap dostlarıyla paylaşmaktan zevk alır. Hayatı boyunca kütüphânesini kurmak için girdiği zahmet kadar onları başkalarının faydasına sunmak, dağıtmak ve bağışlamaktan büyük haz duyar. Kitapların elden ele, kişiden kişiye ulaşmasını savunarak, okumanın evrensel bir boyut kazanması yönünde çaba sarf eder. Eğer bu tanım sizi tarif ediyorsa, “Bibliyofil” kategorisinde yer alıyorsunuz demektir.

BİBLİYOMAN Bibliyomani Yunanca biblion “kitap” ve mania “hastalık” kelimelerinin kaynaşmasıyla anlam kazanmış ve Manchester Kraliyet Hastanesi'nden Dr. John Ferriar tarafından türetilerek Richard Heber’e ithaf edilen bir şiirde kullanılmış. Richard Heber’in 150 binden fazla kitapla dolu sekiz evi ve yaklaşık 100 bin sterline mal olmuş bir kitap koleksiyonu varmış. Bibliyoman’ın kaba tanıtımını yapacak olursak, “kitap manyağı” anlamı taşıdığını söyleyelim. Kitaba hastalık derecesinde bağlı olan kimseler için kullanılan bir tabir. Kitaplara asla doymaz, gözüne kestirdiği her kitabı mutlaka almaya çalışır. Aldıklarını biriktirir, belli bir sıra halinde okumayı tercih eder. Kocaman kütüphaneye sahip olmak isterler ve asla paylaşımcı değildirler.

Bibliyofiller, kitaplarıyla yatarlar, kalkarlar. Kitap dünyasını son derece hâkimdirler. Hangi kitabın ne zaman nerede, kim tarafından yayımlanacağını yakından takip ederler. Kütüphanelere sık sık gidip, burada verimli okumalar yaparlar. Oda dolusu kitapları olmasına rağmen çevresiyle kitaplarını paylaşmayı istemezler. Kitap kokusuna kapaklarına büyük tutkuyla bağlıdırlar. Sahaf ve kitap festivallerini kaçırmamaya özen gösterirler. Bibliyomanların bu takıntıları psikolojik hastalıktan ileri geldiğini de belirtmekte fayda var.
Bibliyoman, kitap hastası demektir. Her gördüğü kitaba muhakkak sahip olmak ister. Sadece sahip olmaktan zevk alan, sahip olduktan sonra da kimseye göstermeyen ve hattâ koklatmayan biridir.

“KAĞITTAN MAMÛL HER ŞEYİ TOPLAYANLARA SELÜLOZOFİL DENİR” Akademik câmianın yaşayan en ünlü kitap kurtlarından Prof. Dr. Ali Birinci’ye göre (Türk Yurdu dergisi, sayı 141, 1999) insan-kitap ilişkisi çeşit çeşittir; kağıttan mamûl her şeyi toplayan meraklılar vardır ki onlara Selülozofil denir. İşe yarayıp yaramadığına bakmadan her çeşit kitabı gözü kapalı satıp alıp kapaklarını bile açmadan üst üste yığanlar da bibliyoman, yâni kitap hastası diye adlandırılır. Bibliyofiller ise kitabı hayatlarının tek ve büyük zevki hâline getirmiş, okumasalar bile kıymetini bilen, değerini görür görmez fark eden hakiki kitapseverlerdir. Fiyatı ne olursa olsun, iyi bir kitap gördükleri zaman hemen alırlar. Aldıkları kitapları usulünce açıp kullanmayı bilirler. Kütüphânelerinden bir kitap eksilsin hemen anlarlar. Bu arada pek ödünç kitap vermeyi sevmezler. Ödünç verseler bile sevgiliyi bekler gibi özlerler. Kendisinin de ileri derecede bir bibliyofil olduğunu söyleyen Birinci’nin nazarında, insanoğlunun en güzel icadıdır kitap. Yıllarca peşinde koşulan bir kitabın ele geçirilmesi operasyon çökertmektir. Fiyatı ne olsa olsun, iyi kitap hemen alınmalı, nasıl olsa ödenir.

“KİTAP HASTALIKLARI” ADLI TIP SAHASININ DOĞMASI Bu durumda olanlar bir çeşit hasta sınıfına sokularak kitaba olan iptilâ derecesine göre isimler, sıfatlar konmuş. Akademik sahası kütüphânecilik olan Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu, yukarıda adı geçen derginin aynı sayısında “Kitaba yönelik olan ruhî tepkiler, ‘Kitap Hastalıkları’ denilen bir tıp alanının doğmasını ve gelişmesini sağlamıştır. Bunların tedavileri ruh ve sinir hastalıkları uzmanlarınca gerçekleştirilir ” diyor.

KİTAP ALMA HASTALIĞI Kitap Postası dergisi Şubat 2006 sayısında kitap satın alma hastalığının en çok Japonya’da yaygın olduğu belirtiliyor. Japonlarda çokmuş selüloz biriktirme hastalığı. Adına Japonca “Tsundoku”, yâni kitap alıp okumama bağımlılığı diyorlar. Bu tür hastalar kitap okuma arzularını yeni kitaplar alarak bastırırlar, fakat yine okumazlar ve biriktirirler.
Kitap satın alma hastalığına yakalandığını söyleyen Alman edebiyat ve kültür tarihçisi Walter Benjamin (1892-1940) "Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz?" sorusuna "Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir…" diye cevap verir (Kitap Postası, s. 24).
İtalyan edebiyatçı Umberto Eco'ya göre, elindekileri okumadığı halde yeni kitaplar almaktan vazgeçmeyen insan, aldığı kitapları kısa bir müddet sonra "okumuşluk" duygusuyla muhafaza eder. O kitapları okumadığını biliyor olsa da fizikî olarak sahip olmasından dolayı, zihin bu sahipliği okumuşluk duygusuna dönüştürür. Hastalık da bu noktadadır. Hem okumaktan alıkoyar, hem de kitap satın alma çılgınlığına sevk eder. Kitap satın alma hastalığı tefekkürle halledilebilecek bir hastalıktır. Bilgiyi içselleştirmekten geçer. Aldığınız kitabı okuduğunuzu zannettiren zihninize hâkim olursanız, yeni kitaplar almak yerine, elinizdekileri okumak gerektiğine inancınız artar. (Kitap Postası, s.24)


Ben Gustave Flaubert'in Bibliyomani isimli eserini bir çırpıda okudum. Dünya edebiyatın dahi isimlerinden biri ve modern edebiyatın kurucularından Gustave Flaubert ilk kitabı Bibliyomani'yi daha 14 yaşındayken yazmış. Bibliyomani, yazarın el yazısıyla arkalı önlü onbeş sayfaya tekabül ediyor. Öykü yazılışından dokuz ay sonra 12 Temmuz 1837 tarihinde Colibri gazetesinde yayınlanmış. 2017 yılının Kasım ayında Sel Yayıncılık etiketiyle yeniden okuyucuyla buluşan kitap Flaubert’in el yazmaları ve Colibri gazetesinin görsellerini de içinde barındırıyor.Bir yandan gerçek bir olaydan yola çıkan öyküyü okurken bir yandan yazarın üzerini karaladığı kelimelere, sayfada uçuşan harflere bakıyorum da etkilenmemek mümkün değil. Zaten öyle birini anlatıyor ki sıkılmak pek mümkün değil: “Bu adamın sahaflar ve eskiciler haricindeki kimselerle konuşmuşluğu yoktu. Ketum olduğu kadar hayalperest, nemrut olduğu kadar mahzun bir adamdı; tek bir düşüncesi, tek bir sevdası, tek bir tutkusu vardı: Kitaplar.”

Bibliyomani’yi okurken, kendimi Bibliyofil ile Bibliyoman arasında bir yerde buldum. Bibliyoman değilim, çünkü bir kitaba sahip olabilmek için yapabileceğim şeylerin belli sınırları var. Bibliyofillerin kitaplarını çok rahat paylaşabildikleri söylendiği için Bibliyofil sınıflandırmasına da girmiyorum, çünkü benim kitaplarım değerlidir ve kitaplığımdan çıkan her kitap acı verir yüreğime, -bazı istisnalar dışında - paylaşamam.

Kitaplara düşkünlük denilince, akla Katip Çelebi, Ali Emîrî ve İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi isimler geliyor. (Daha başka isimler de var.) Bu değerli insanlar, bibliyofil tanımına uyuyor; kitap topluyorlar, bunun için çok para ve çok zaman harcıyorlar. Kendileri kitap düşkünü ama bibliyoman değiller, geride halen faydalandığımız önemli eserler bırakmışlar.

"Kitabı aldım; eve geldim. Yemeyi, içmeyi unuttum. Bu kitabı, sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara değişmem." diyen Ali Emîrî Efendi olmasaydı belki de Dîvânü Lugati't-Türk kayıplara karışacaktı.